“Yakup Amca, Ben Abbas DURAK’IN kızıyım. Şu an bir ödev çalışmam vardı. Az önce bitirdim, Hani TV lerde meclis’e Başbakan, Cumhurbaşkanı için 23 nisan Bayramında öğrenciler bir günlüğüne makama oturur ve devlet büyüklerinin görevini sembolik olarak alırlar ya onun seçimlerine hazırlanıyorum okul genelinde seçildim yarin ise İLÇE GENELİNDE SONRA İL GENELİNDE SONRADA TÜRKİYE GENELİNDE Seçmeler katılacağım OKUL Seçmesini geçtim, şimdi ilçe seçimine katılacağım bu yazımıda müsaade ederseniz sizlerle paylaşmak istiyorum”

Sayın Öğretmenlerim ve Sevgili Arkadaşlarım; Sizlere kendimi tanıtmak istiyorum. Adım, EDA DURAK. ERYAMAN KOOP. BİR. İ.Ö.O. öğrencisiyim. Büyüyünce hukuk okuyup insanların haklarını en iyi şekilde savunup haksızı, haklıdan ayırmak istiyorum. Hobilerim yüzmek, basketbol ve halk dansları oynamak ayrıca bağlama, mandolin ve keman çalmaktır. Fobilerim ise karanlıktır. Müziğe çok büyük bir tutkum var. Bu tutkumun nedeni ise sakinleştirici özelliği olmasıdır. Ayrıca kullanmış olduğum müzik aletleri üzerinde çaldığım eserler duygularımı yani beni ifade ettiği için seviyorum. Özellikle müzik, öğrencilerin kendilerine sorun edindiği sınav stresini azaltma yönünde iyi bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Çünkü dinlendirici bir müzik, öğrenicinin gerginliğini geçirecek, öğrenciyi sakinleştirir. Buda öğrencinin sınavında daha başarılı olmasını sağlar. Sizlere, bütün insanlık için önemli bazı konulardan bahsedeceğim. Bunlar sırasıyla insan haklarına saygı, günümüz dünyasının en önemli sorunlarından biri olan küresel iklim değişikliği ve savaşlar.

İnsanoğlunun dünya üzerindeki serüveninin başlangıcı konusunda tam bir mutabakat olmasa da, genelde insanlık tarihinin bilinen anlamda -tarih biliminin anladığı anlamıyla sadece yazılı belgelere dayandırmaksızın tarih öncesi devirleri de hesaba katarak- 45 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu iddia edilir. Bu, oldukça uzun süre içerisinde doğayla insan arasında çetin mücadelelerin yaşandığı, insanlığın doğa karşısında sürekli bir üstünlük arayışı içinde olduğu bilinen bir gerçektir. İnsanlar yeryüzüne gelen en son yaratık olmasına karşın, doğa güçlerini ele geçirmek için beynini kullanan ilk yaratıktır. Bu özelliği ile insan hiç kimsenin başaramadığı kadar büyük oluşumlara sebep olmuştur. Öyle ki bu yaratık, hiçbir güçlük çekmeden tonlarca ağırlıkta cismi kaldıran, günde binlerce metre koşabilen, kuşların çıkamadığı yüksekliklere çıkabilen, su altındaki balıklardan daha hızlı yüzen, dağları delip geçen, çölleri sulaya bilen bir canlıdır. İnsanoğlu yaratıldığından bu güne kadar, geçen zamana pareler olarak, kendisine has olan o beyinsel güçle bir takım hareketlere ve bunların sonucunda medeniyetlerin oluşmasına sebep olmuştur. İnsanlık tarihinde öyle dönemler vardır ki, yavaş fakat daha gelişmiş boyutta toplumu ve bunun sonucun da her toplumun kendisine has kültür birikimi yaratmışlardır. İnsan oğlunun doğa ile mücadelesinin 18 inci ve özellikle 19 uncu yüzyılda kömürle çalışan buhar makinelerinin icadı ile birlikte büyük ölçüde insanlığın lehine döndüğü, 45 bin yıllık tarihin son 3–4 binlik kesitinde yaşanan hızlı gelişme ile artık doğa karşısında insanın yapamayacağı şeyin kalmadığı yönünde genel bir düşüncenin hâkim olduğunu görürüz. Kültürel birikim ve gelişim zamanla orantılı olarak, hızlı bir şekilde olup, tarihte bir takım kültürel patlamalara sebep olmuştur. Örneğin; taş devri, tunç devri ve atom devri gibi… Görünmekle birlikte; Gerçekten böyle midir? İnsan artık Nükleer, uzay, bilişim veya her ne derseniz deyin bu çağda gerçekten doğa karşısında hâkimiyetini ilan edebilmiş durumda mıdır? Doğanın izin vermediği noktalarda insan beyninin icatları, istenilen her şeyi zararsız, ziyansız insanlığın refahını artırıcı olarak ortaya koyabilmekte midir? Yaptıkları yanında yıktıklarının insanlığın kendi zararına daha çok hizmet ettiğini söyleyemez miyiz? Aynı insanoğlu, tarih boyunca güçlendikçe, doğa ile olan amansız mücadelesinin yandın da kendi soyunu da acımasızca yok etmeye çalıştığını tarihin kayıt etmiş olduğu savaşlardan öğrenmiş oluyoruz.

Uzaydan bakıldığında mavi, yeşil, beyaz bir portakal görünümünde, evrende bilebildiğimiz tek yaşanabilir yer olan dünyamız, içinde yaşadığımız yüzyılın sonunda bu canlılığını korumaya devam edemeyecektir. Çok yakın gelecekte, kâinatta eşsiz canlılığın sembolü mavi, yeşil, turkuvaz, beyaz yaşam tomurcuğu dünyamız, kurumuş, kavrulmuş bir çamur kabarcığına dönecek. Dünyaya hâkim olmaya çalışan insanoğlunun hiç doymayan zenginlik hırsı, dünyayı yaşanabilir bir cennet olmaktan uzaklaştırıp, kızgın bir cehenneme çevireceğini şimdiden söyleyebiliriz. YAŞANILABİLİR BİR DÜNYA VE GELECEK NESİLLER İÇİN YAŞANILABİLİR BİR DÜNYA BIRAKMAK İSTİYORSAK EĞER; İnsanoğlunun hiç doymayan zenginlik hırsını; İnsanı, doğayı ve en az insan kadar doğanın gerçek sahibi olan diğer canlıları yaşatmayı ve yaşamayı zenginlik saymayı, İnsan oğlunun artık soyunun devam ettirebilmesi için kaderinin doğanın kaderiyle aynı olduğuna inanması ve doğayı yaşatmak için gereğini hiç geciktirmeden yapması şarttır. İnsanoğlu önce kendi soyunun yaşam haklarına saygı göstermesini, aşırı doyumsuzluğunu frenlemeyi, en az kendisi kadar diğer insanlarında, toplumlarında, devletlerinde, milletlerinde yaşama hakkının ve diğer sosyal haklarının kutsallığına saygı göstermelidir. İnsanlığın tarih boyunca tahrip etmiş olduğu kendi insani değerlerini yani vicdanlardaki merhamet duygusunu zenginleştirmeli, insanlığın, canlıların yaşama ve soyunu devam ettirme kutsallığına inanmalı ve saygı göstermelidir. Aynı şekilde tarih boyunca tahrip ettiği doğayı onarmak için gerekeni yapmalıdır. Doğanın yaşamasının ve İNSAN oğlunun soyunu devam ettirmesinin doğrudan DOĞANIN Dengeli yaşamasına bağlı olduğu inancıyla, her birey, her toplum, her millet, her devlet Doğanın kirletilmemesi ve yaşanabilirliğini kaybetmemesi için ve Bilim adamlarının önerileri doğrultusunda yapılması gerekenleri büyük özen gösterilerek yapılması gerekmektedir. EĞER BU SÖYLENELERİ YAPMIYORSAK, KIYAMETİN NE ZAMAN KOPACAĞINI MERAK ETMEYE GEREK VAR MI? İNSANOĞLUNUN SOYUNU YOK EDECEK, DÜNYADAKİ TEK GÜÇ YİNE İNSANIN KENDİSİDİR.